İskenderun’da yaz diye bir mevsim yok, cehennemin prova haftası var. Sabah güneş doğuyor ama “günaydın” demiyor, direk yüzüne tokat gibi vuruyor. Saat 10’a gelmeden asfalt bile pişmeye başlıyor, sokaklar boşalıyor…
İskenderun’da yaz diye bir mevsim yok, cehennemin prova haftası var. Sabah güneş doğuyor ama “günaydın” demiyor, direk yüzüne tokat gibi vuruyor. Saat 10’a gelmeden asfalt bile pişmeye başlıyor, sokaklar boşalıyor. İnsanlar gölge arıyor ama gölge bile sıcak.
Burada yazın nefes almak bile terletiyor. Nem, üstüne yapışıyor; gömleğin, tişörtün ikinci bir deri gibi sırtına yapışıyor. Arabaya binmek, saunaya girmek gibi; direksiyona elini değdirince parmakların yanıyor. Sıcaktan metal kapılar, merdiven korkulukları bile el yakıyor.
Denize kaçayım diyorsun, deniz suyu ılık çay gibi. Klimalar 24 saat çalışıyor ama fatura gelince zaten bir daha terliyorsun. Elektrikçiler servise yetişemiyor, çünkü herkesin kliması sıcaktan patlıyor.
Öğle saatlerinde dışarıda yürümek, fön makinesinin önünde maraton koşmak gibi. Asfalt eriyor, ayakkabının altı yapış yapış oluyor. Yaşlılar, çocuklar resmen ev hapsinde. Akşam olunca insanlar sahile akın ediyor, gündüz ise şehir hayalet kasaba gibi.
Bu sıcakta İskenderun’da yaşamak, hem sabır hem de sinir testi. Ama biz yine de dayanıyoruz. Çünkü burası bizim memleket, sıcak da bizim, nem de bizim… Yeter ki güneş biraz insaf etsin.